Susmak
Adam üçüncü sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti. Hayatın rastgelelikten ibaret olmayacağına inananlardandı ya da rastgele olmayan anlam arayanlardan. Bu yüzden sigarasını yaktığında çalmaya başlayan “Wahdon”a karşı gülümsedi. Bir ilahi dinliyordu sanki.
Birini beklediği zamanlar hep kulaklıklarından birini takmazdı. Çünkü hâlâ onu oraya bağlayan bir şeyler hissederdi. Belki kadın arkasından ona seslenirdi ya da birine selam verirken sesinde küçücük bir gülümseme olurdu. Bunları duyması gerekirdi adamın. İstemezdi istemesine ama ya ona gelirken yolda düşseydi... Gerekirse “Wahdon” sussun, gerekirse kulaklık kaybolsun, şarjı bitsin ama adam bunları duysun.
Çok düşündü, daima az konuştu adam. Babası da az konuşurdu. Hayatı boyunca hep bir kulağı bir yerlerde oldu; belki babası ona ilk defa nasılsın diye sorar diye bekledi. Çok düşündü, az konuştu, haddinden fazla bekledi adam.
Kadın geldi.
Şimdi diğer kulaklığı da çıkartma vakti, diye düşündü adam; hemen cebine iliştirdi. “Wahdon” susabilirdi. Sahne aydınlandı. Kadın güldü, selam dedi. Dereler aktı o an, serin sular zihnini rahatlattı. Gözleri parladı, biraz da kısıldı; kanında çayırlar yeşillendi, yaz geldi. Telefonu cebinden çıkarttı, masaya koydu. O an “Wahdon” değil, tüm dünya sustu; babalar bile susmalıydı artık.
Adam kadına en sevdiği çikolatayı almak istedi. Zaten iştahı yoktu son zamanlarda, üstüne bir de mutlu olurdu. Aynı markanın farklı bir çikolatası çıkmıştı, ondan mı alsaydı? Ya da bir begonya mı bulsaydı bir yerlerden? Ah, bunu daha önce düşünmeliydim, dedi içinden. Ama teni zaten begonya kokardı kadının, en iyisi mi gül almalıydı. Yakışırdı ona gül. Ama önce bir bahane bulmalıydı. İçecek bir şeyler ister mi diye sormalı ve masadan kalkmalı.
Hoşbeş ettiler; kadın saçını düzeltti, parlaktı, bahar kokusu yayıldı dört bir yana. Ne içersin, dedi adam. Fark etmez, dedi. O an bilmeliydi kadının kararsızlığının onu nasıl yaralayabileceğini. Fark etmedi, gelecek olan kış gecelerini, fark edemezdi, âşıktı çünkü.
Hızlıca kahve alıp geldi adam. Sohbete devam ettiler. Kadın anlatıyordu hayatını. Annesini, babasını, ablasını. Kelimeler devşiriyor, duygular sağıyordu zihninden. Adam dinlemesine dinliyordu onu. Bir kulağı hep ondaydı ama, diğeri çoktan beyni tarafından devreden çıkartılmıştı. Sanki algısının bir bölümü kapalıydı dünyaya. Odağı kadının gözlerindeydi. Hem dinliyor hem de seyrediyordu bu mucizeyi. Gözlerinin ardında gizlenen hakikate temas ediyordu sanki. Gündelik koşturmacaları, faturaları ve kedinin veteriner muaynesini aralıyordu. Sonra elmacık kemiklerini kokluyor, bir gece vakti saç tellerini sayıyordu kadının. Bir anlığına kadın gülümsüyor, güneşi doğuruyordu. Bu sefer de çocukluk anıları arasında geziniyordu adam. Utanmadan ellerinden tutuyordu o kızın, yeni anılar kararılyordu, yaşanılası anılar. Hayatı paklayan anlar.
Kadın sustu sonra. Sıra adamdaydı ama var mıydı onun anlatacak böyle anıları, güneşi doğuran gülümseyişleri? Dahası; annesi, babası... Anlatacak kadar tanıyor muydu onları? Kimsesiz olduğunu söylese korkar kaçar mıydı kadın? Babasını daha birkaç yıl önce gömdüğünü, annesini kutsal emanet gibi dolaplarda sakladığını. Anlatsa anlar mıydı kadın, bitmek bilmez kavgaları sırtladığını, defalarca düştüğünü, defalarca katlandığını ?
Kadın yoldan geçen bir adama baktı. Dağıldı adam. Sonra yeniden toparladı odağını.
Sorsa anlatırdı anlamsız hayatını, yalana gerek yoktu artık hayatında. Beyaz bir örtü olsun istiyordu ruhu. Olsun ve dökülsün ayak uçlarına. Yıllarca kasırgalarda sallanıp duran şahsiyet sancağı olsun, dökülsün ve dinlensin hemen yanıbaşında. Oracıkta, belki de ilk defa hayatında bağışlansın istiyordu adam.
Bildiğin gibi her şey dedi. Kadının çikolatasını açtı, uzattı. Hadi ama ye biraz.
Kadın küçük bir ısırık aldı, gülümsedi. Adam da gülümsedi.
Beğendin mi? dedi. Aynı marka. Yeni çıkmış.
Yorumlar
Yorum Gönder