Röpriz
Elimde Mussolini İtalya'sının tozlu faşizmine tanık olmuş şarabımla, evrenin en karmaşık fakat bir o kadar güzel şehrine pencere pervazımdan bakıyordum. Hemen yanımdaki masanın üzerindeki pikapta nereden ve nasıl bu eve geldiğini bilmediğim Ella Fitzgerald dönüyordu. Gökteyse Tanrı Kronos zamanın kadim çarkını döndürüyordu. Sönmek üzere olan pipomu harladım. Ella bitirmek üzereydi sözünü. Son kez şöyle diyordu; "Every time, we say goodbye." Birbirinden farklı hayatlara dalmış bambaşka izler taşıyan yüzler geçiyordu sokaktan. Bazıları yaşlanmıştı, boynu bükülmüştü. Hatta bazılarının bedeni toprağa yakın olabilmek adına iki büklüm kalmıştı ama o korkunç yaşam istekleri yüzünden bastonlar takmışlardı kollarına. Onlara göre görülecek hâlâ çok şey vardı dünyada. Bense yirmilerimde bu yüzyılın ve yerkürenin bana sunduklarından bıkmıştım. Ella yeniden söze girmişti: "But how strange the change." Sahi, hayat gerçekten izlenmeye değer bir oyun muydu? Yoksa herkes rolüne...