Kayıtlar

Röpriz

 Elimde Mussolini İtalya'sının tozlu faşizmine tanık olmuş şarabımla, evrenin en karmaşık fakat bir o kadar güzel şehrine pencere pervazımdan bakıyordum. Hemen yanımdaki masanın üzerindeki pikapta nereden ve nasıl bu eve geldiğini bilmediğim Ella Fitzgerald dönüyordu. Gökteyse Tanrı Kronos zamanın kadim çarkını döndürüyordu. Sönmek üzere olan pipomu harladım. Ella bitirmek üzereydi sözünü. Son kez şöyle diyordu; "Every time, we say goodbye." Birbirinden farklı hayatlara dalmış bambaşka izler taşıyan yüzler geçiyordu sokaktan. Bazıları yaşlanmıştı, boynu bükülmüştü. Hatta bazılarının bedeni toprağa yakın olabilmek adına iki büklüm kalmıştı ama o korkunç yaşam istekleri yüzünden bastonlar takmışlardı kollarına. Onlara göre görülecek hâlâ çok şey vardı dünyada. Bense yirmilerimde bu yüzyılın ve yerkürenin bana sunduklarından bıkmıştım. Ella yeniden söze girmişti: "But how strange the change." Sahi, hayat gerçekten izlenmeye değer bir oyun muydu? Yoksa herkes rolüne...

Susmak

Adam üçüncü sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti. Hayatın rastgelelikten ibaret olmayacağına inananlardandı ya da rastgele olmayan anlam arayanlardan. Bu yüzden sigarasını yaktığında çalmaya başlayan “Wahdon”a karşı gülümsedi. Bir ilahi dinliyordu sanki. Birini beklediği zamanlar hep kulaklıklarından birini takmazdı. Çünkü hâlâ onu oraya bağlayan bir şeyler hissederdi. Belki kadın arkasından ona seslenirdi ya da birine selam verirken sesinde küçücük bir gülümseme olurdu. Bunları duyması gerekirdi adamın. İstemezdi istemesine ama ya ona gelirken yolda düşseydi... Gerekirse “Wahdon” sussun, gerekirse kulaklık kaybolsun, şarjı bitsin ama adam bunları duysun. Çok düşündü, daima az konuştu adam. Babası da az konuşurdu. Hayatı boyunca hep bir kulağı bir yerlerde oldu; belki babası ona ilk defa nasılsın diye sorar diye bekledi. Çok düşündü, az konuştu, haddinden fazla bekledi adam. Kadın geldi. Şimdi diğer kulaklığı da çıkartma vakti, diye düşündü adam; hemen cebine iliştirdi. “Wahdon” sus...

Son Bir Savaş

 'Son bir savaş!' diye haykırdım gece vakti. Yankımdan başka kimse aldırış etmedi. Anlaşılabilirdi; çünkü mekandan nasıl ayrıldığımı herkes duymuştu.    Ben ve sayfalarım otuz beşlik içtik. Bazı damlaları mürekkebim kayganlaşsın diye kullandım. Sayfaların alkol kullanmadığını biliyordum fakat, pıhtılaşmış özdeyişlerle küçüklüğümden beri kırgınım. Kızıl ve akışkan olsun isterim sözlerimi. Her dublenin ardından bir bira yuvarladım. Az kalsın masadan düşüp kırılacaktı ganimetim. Düşmeden yakaladım. Masanın kenarına dizdim. Sınıra; boşluğun hemen yamacına. Almaya çalışan garsonları nazikçe engelledim. Kaybedişimin kulesini dikecektim oraya. Tanrı'ya ulaşmak için kuleler dikip adına zafer diyen insanoğluna karşı, dünyaya dokunmak için şişelerden mabetler yapan bir zavallı; Esrilik, ironik bir kurtarıcı arayışıydı.   Kırdım, yaktım, yepyeni kelimeler kazıdım boşluğun yamacına. Yeni sayfaları Fethettim, ardından lağvettim kuralları. Durdum ve dinledim tüm hayatım boyunca ku...

Ankara'ya Posta

 İçinde parça tesirli bir bomba gibi taşırdı zihnini. Birisi ona dokunmaya görsün, anında parçalanır, infilak ederdi. Değerleri ve düşünceleri masanın kenarından, divanın altından toplardınız. Dağılmayı engellemek imkânsızdı. Yorgundu. Kelimeleri dansa kaldırdığı gibi insanları da oynatırdı. Merkezindeydi tüm o oyunun. Kendisi mi oynatıyordu onları, yoksa onlar dalga geçmek için mi ortalarına almışlardı onu, bilmiyordu. Sadece içine katlanıyor, kanıksıyor, yaralanıyor ve çok kötü düşüyordu. Dizleri yaralı şekilde yürümeyi denedi. Çabası hayatta kalmak uğrunaydı. Adımlarken yazdı, yazarken araladı. Dizi kanadı, kanı tarihe sızdı, eskidi adam. Eski filmleri hatırladı. Çocukluğundaki güçlü kahramanları. Gerçeklikle savaşıp, onu alt edip üstüne güzel bir gün batımında dostları ile sohbet eden insanları. O yüzden bir adım daha attı. Kaderini biliyordu. Daha çok gençken gergin cildine, bir bulantı ertesi şunları kazıtmıştı: da capo, in nihil! Durdu ve sayıkladı; Ne bekliyordum, ne kayb...

26.05.2025, Saat 12.12

      Merhaba, bu dosya belirli aralıklarla notlar aldığım günlüğün ilk sayfası. Bu günlük eğer başarılı olursa kendimi sürekli geçip giden zamana karşı nasıl kazandığım ve yarattığımın bir kanıtı olacka. Amacım tarihe iz bırakmak ya da dünyaya kazık çakmak değil. Bu yalnızca var oluşumu kendime kanıtlamanın bir yolu olacak.  Özellikle son zamanlarda içinde  bulunduğum durum nedeniyle, zihnim sürekli aktif olsa da düşünceler ve planlar sürekli olarak birbirini takip ederek yok oluyorlar. Zihnim sanki sürekli olarak kendi içinden bir şeyler sızdırıyor. Ben de zihnimden sızan her şeyi bir yerde toplamak istiyorum. Kendi kendimin arşivi olmak istiyorum. Çünkü şu ana kadar tüm bu düşüncelerimi tam olarak anlayabilecek ve bu düşüncelere karşı duyduğum coşkuyu benimle beraber deneyimleyebilecek kimseyi tanımadım. Belki de bu cümlenin yüklemi 'Tanıyamadım' olmalı. Emin değilim.  Max Richter dinlerken daima yazılarımı edebi bir konuma çekiyorum. duygusal v...

Caerion Bölüm 1: İsimsiz

           Caerion kayanın dibinde bekliyordu. Ne bir tarafın adamıydı, ne de bu dünyanın. Altında uzanan ovadan daha önce geçmişti. Yer yer yeşil otların, çimenlerin süslediği bir ovaydı burası, rüzgar daima denizden eserdi, bu yüzden tuz tadı dudaklarına kadar gelirdi insanın. Tuzlu ve nemli hava ona o kadar çekici gelmişti ki rotasını uzatmak pahasına burada kamp kurup biraz dinlenmek istemişti. Güzel bir his bıraktığını hatırladı. Elinde kalan son şarabı o gece bitirmiş, aylardır görüşemediği sevgilisiyle, dalgalarla güzel bir gece geçirmişti. Sabah uyanıp yola koyulacağı sırada rüzgarın daha da şiddetlendiğini fark etti. Nem de azalmış olacak ki, aklında yalnızca toprağın susamış kuruluğu kaldı.      Şimdiyse binlerce cesede sahne olmuştu bu ova. Binlerce ceset, renkleri, boyları, üzerindeki flamaları fark etmeksizin yatıyordu yerde. Dağlardan gelen akbabalar onların üzerinde gezinmeye başlamıştı çoktan. Ovada neredeyse kimse kalmamış...

13.08.24 Sıkıntı

     Tanrı sıkıldığı için mi yarattı bizi, yoksa sıkıntıyı yaratmak için mi zihnin merkezine koydu iradeyi?           Henüz daha gençken, artık genç olduğumu iddia edemeyecek kadar çok hissettiğimi varsayıyorum, boynuma 'Teadium Vitae' yazma düşüncesini aklımdan çıkartamazdım. Öyleydi ki bu, sanki benden önce beni orada görecekti insanlar. Daha da güzeli her aynaya baktığımda aynı korkunç sözü görecektim. Beni tanımlayan işte buydu. O koca düş hayvanı iki kelimede özetleniyordu işte: Yaşama karşı, bizzat onun yaşam oluşundan dolayı, hiçbir neden ya da bahaneye ihtiyaç duymadan oluşan bir nefret. Ölümün ve şiddetin büyüsü, intihar edebilecek olmanın ve etmenin saygınlığı, düşün her türlüsünün sonunda bir titan gibi beliren, yükselen hatta tanrılaşan gerçeklik, keskinlik ve sıkıntı... Her biri tek bir cümlede özetlenebilir işte: Teadium Vitae.      Ve her gün insan bu kabulle uyanabilir, şah damarı üzerine mutfak bıçağı ya da hiç...