Röpriz

 Elimde Mussolini İtalya'sının tozlu faşizmine tanık olmuş şarabımla, evrenin en karmaşık fakat bir o kadar güzel şehrine pencere pervazımdan bakıyordum. Hemen yanımdaki masanın üzerindeki pikapta nereden ve nasıl bu eve geldiğini bilmediğim Ella Fitzgerald dönüyordu. Gökteyse Tanrı Kronos zamanın kadim çarkını döndürüyordu.

Sönmek üzere olan pipomu harladım. Ella bitirmek üzereydi sözünü. Son kez şöyle diyordu;

"Every time, we say goodbye."

Birbirinden farklı hayatlara dalmış bambaşka izler taşıyan yüzler geçiyordu sokaktan. Bazıları yaşlanmıştı, boynu bükülmüştü. Hatta bazılarının bedeni toprağa yakın olabilmek adına iki büklüm kalmıştı ama o korkunç yaşam istekleri yüzünden bastonlar takmışlardı kollarına. Onlara göre görülecek hâlâ çok şey vardı dünyada. Bense yirmilerimde bu yüzyılın ve yerkürenin bana sunduklarından bıkmıştım.

Ella yeniden söze girmişti:

"But how strange the change."

Sahi, hayat gerçekten izlenmeye değer bir oyun muydu? Yoksa herkes rolüne sıkı sıkıya bağlanmış bir bağımlı mı; tütün ve alkol gibi, hayata bağımlı...

Kendi hayatına dalmış bu gözler kaç defa kendi içine dönmüştü? Dürüst sorgular ile kaç defa kanatmışlardı bedeni ve zihni?

Ella sustu. Biraz da zihnim duruldu. Pikap boş bir cızıltıyla dönmeye devam ediyordu. Nereden geldiğini bilmediğim gibi, bir de üstüne bozuktu. İnsan bir plağa neden müzik bittikten sonra dahi boşluklar koyar ki?

"Önemsiz" derdi bir şair. "Tüm bu cesur sorular, önemsiz."

Pavyonda tanımıştım bu şairi. "Bir şairin pavyonda ne işi var?" diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Ben sordum, "sanatımı icra ediyorum." dedi. Biraz güldüm, bir bira ısmarladım. Bitirmesini beklemeden yola koyuldum. Eve geldim ve uyudum.

Pikap sonunda durdu. Kronos durmadı. Kalabalığın uğursuz gürültüsü çıplaktı artık.

"Ne hissediyorum."

Pavyondaki şair ne hissediyordu? Cesur sorular derken acaba benim tüm hayatıma karşı savurduğum sorgulardan mı bahsediyordu?

"Nasıl hissediliyordu?"

Cevap veremedim. On yıldır üzerimde eskiyen paltomu aldım. Pipomu daha da harladım. Merdivenleri inip caddeye doğru ilerledim. Bu bir cevap mıydı? Emin değildim.

İnsanlar; karşıdan gelenler, vitrinlere bakanlar, kaybolmuş hissedenler ya da her yolu bildiğini iddia edenler. Hepsi umarsızca çevremden geçiyordu. Normalde nezaketen, usulca usulca sıyrılırdım aralarından ama bu sefer hepsine çarpmak istedim. Çarpmak ve sarsmak.

Bastonlar, yüzler, izler, pavyonlar ve Ella.

"Ne hissediyorum?"

İnsanlar geçiyordu, ben onlara çarpmadım. Üstlerine yürüdüm, yüzlerine baktım, karşılarına çıktım bir anda, ezemedim onları.

"Ne hissediyorum?"

"Hiç."

Kalabalığın arasında bir kedi ilişti gözüme. Bir süre bana baktı, sonra yalandı. Durdum. Ustaca yürüdü kalabalığın içinde. Ne sıyrılır gibiydi ne de insanlara çarpar gibi. Sadece yürüdü. Sanki çevresindeki her şey adımlanacak bir kaldırımdan ibaretti ona göre.

Yüzler, izler, pavyonlar ve kedi.

Pikap çoktan durmuştu. Arkamda, evdeydi. Fakat Ella zihnimde hâlâ konuşuyordu:

"They allow you to go."

Nasıl yapmıştı bunu. Hem onların arasından sıyrılmadan hem de çarpmadan nasıl yürümüştü kaldırımlarda. Girdiği sokağa doğru döndüm. Onu takip etmek istedim.

Kedi yürüdü. Bazen kayboldu. Bazen yalandı. Çöpleri karıştırdı, yiyecek aradı. Ona baktım, adımlarını takip ettim. Yere çöküp yaklaşmasını bekledim ama o beni hiç önemsemedi.

Tüyleri sırtında garip fakat yabancı gelmeyen bir desen çiziyordu. Beyaz bedeninde tam omurgasının üstünde üst üste iki küçük benek vardı. Bu beneklerin her iki yanında doğal bir kusurla iki çizgi uzanıyordu. Neydi bu sembol, nereden tanıdık geliyordu bana?

Pipo, Ella, izler.

Bastonlar, yüzler, pavyonlar.

İki çizgi, iki benek.

Pipom sönüyordu. Ella susmuştu. İnsanlar geçiyordu. Kedi yürüyordu.

"Ne hissediyorum?"

İki çizgi, iki benek.

Pipo, Ella, izler.

Yüzler, pavyonlar, kedi.

Kedi yürüdü.

Ben onu takip etmedim.

Yürüyüşünü takip ettim.

Şehrin belki de hiç bilmediğim sokaklarından geçtik. Pipom çoktan söndü. Zihnim durdu. Ella sustu, Kronos durmadı.

Ta ki, insan gürültüleri ve bardak şangırtıları beni yeniden dünyaya çekene dek. Pavyona gelmiştim. Paltomdan bir sigara çıkartmaya yeltendim. Birkaç hafta önce yazıp cebimde nadasa bıraktığım dizeler çarptı elime, umursamadım. Sigarayı yaktım. Pavyona girdim. Bardan iki bira aldım.

Tahmin ettiğim gibiydi. Pavyon şairi aynı yapışkan masada oturuyordu. Kendi içine katlanmış, peçetelere bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Karşısına oturdum.

"Ah aziz dostum." dedi, "Hoş geldiniz."

Gülümsedim. Bardaklardan birini önüne koydum.

"İki şey soracağım sana şair." dedim.

"Her zamanki gibi mi?" dedi, "Cesur sorular mı soracaksın?"

"Fark eder mi?" diye yanıtladım onu.

Birasından bir yudum aldı. Az önce bir şeyler karaladığı peçete ile sakalları arasına sızan birayı temizledi. Ardından peçeteyi avcunun içinde buruşturdu. Garipsedim.

Bardağı usulca masaya bıraktı.

"Bu gece," dedi ve ekledi, "bu kaçıncı bardağım bilmiyorum. İçinde alkol olduğu sürece fark edeceğini de sanmıyorum."

Artık hava ısınmış gibi geldi. Terledim, biraz da titredim. Anlam veremedim ama paltomu çıkartmak istedim. Çıkarttım katladım ve masaya bıraktım.

"Nasıl hissedilir?" diye sordum. "Sana ilk sorum bu."

Şair peçeteyi bir kenara attı. Birazdan garson gelecek ve sinirli bir ifadeyle peçeteyi çöp sanıp süpürgeyle alacaktı. Muhtemelen kimse şairin kendi içine katlanıp ne yazdığını bilemeyecekti artık. Boşalan parmaklarına bir sigara iliştirdi. Uzun bir soluk aldı.

Gece çok fazla soru bırakacaktı geriye. Şair ne yazmıştı, plak nereden gelmişti eve ve hayat izlenmeye değer miydi?

"Belki yaşayarak." dedi şair, "belki de yaşlanarak." Çok geçmeden ekledi, "belki de yürüyerek hissedilir."

Uzaklara bakıyordu artık. Gözlerinden anlaşılana göre, ne masa umurundaydı ne de peçete. Birayı bile silmişti zihni.

Sustuk.

Plak sustu. Yüzler ve izler kayboldu. Zihnim daha da duruldu. Pipo çoktan sönmüştü. Vakit geçti, Kronos uykuya daldı. Ne şair umursuyordu bunu artık ne de ben. Ella da umursamıyordu muhtemelen.

Tıpkı kalabalık içindeki sakinliği ile ayrıksadığım şekilde aynı kedi girdi pavyona. Bana baktı ve gürültünün arasından yürüdü. Alkolleri ve bardakları kendine has şekilde araladı ve sızdı. Etrafa bakındı ve masamıza yaklaştı. Az önce katladığım paltomun üstüne yattı.

Şair kediye baktı.

"Allah'ın işine bak dostum!" dedi. "Kedinin sırtına röpriz kazımış."

Bana döndü, sigarasını söndürdü.

"Röpriz nedir bilir misin?" diye sordu.

Sustum. Biliyordum. Röpriz bir müzik parçasının yeniden çalınmasını emreden bir semboldü. Kedinin sırtındaki gibiydi; ortasında iki benek olan iki çizgi. Açılış ve kapanış röprizi.

Birayı bitirmeyi beklemedim. Paltomu almayı denemedim. Sıyırmadım kediden. İnsanlara çarpmadan çıktım dışarı. Elime bir çubuk iliştirdim.

Yakıştı.

Ella tekrar konuştu:

"But how strange the change."

Yürüdüm. İnsanlara çarpmadım, aralarından sıyrılmadım.

Yürüdüm.

Yorumlar